TRABZONLU MÜTEAHHİT... ERZİNCANLI BAKILÇI...

Bilal Çıkrık
Bilal Çıkrık 16 Ocak 2019 - Bu Makeleyi 1418 kişi okudu.

Bir yıllık süre içinde  bir kısım tanıdıklarımız aramızdan ayrıldı, bir kısmımızın ailelerine yeni bireyler katıldı. Yaşam doğum-ölüm döngüsü içinde devam ediyor.
 Bir kısmımız iş veya değişik sebeplerle yaşadığı yerleri değiştirdi.  Memleketimizde geçim imkanları kısıtlı olduğu için hemşehrilerimiz diğer yörelerin insanlarına göre daha fazla gurbete çıkmış ve çıkmayada devam ediyor. İnsanlar gurbete gittikleri yerlerde farklı alanlarda çalışmaya devam ediyorlar.

 Hepimiz ara ara düşünmüşüzdür. Neden İnşaatçıların ve müteahhitlerin büyük kısmı Trabzonlu? Neden Balık satanların büyük kısmı Erzincanlı? vb.
 Bir yere göç edip orada çalışmaya başlayanlar köylerinden akrabalarını, köylülerini ve hemşehrilerini yanlarına çalışmaya davet ederler, yeni gelenlerde hemşehrilerinin yaptığı işleri yaparlarmış.

                            ERZİNCANLILARIN BALIKÇILIK HİKAYESİ

 Denizde kıyısı bulunmayan Erzincanlıların balıkçılık sektörüne hakim olmalarının hikayesi de bayağı ilginç. Kaderin bir cilvesi olsa gerek, balığı tutanlar değil, denizle alakası olmayan bir yörenin insanları,  hemşehrilik bağları sayesinde balıkçılık sektöründe hakim hale gelmişlerdir. Rivayet olunur ki ; Cumhuriyetin ilk yıllarında çoğu sektörde olduğu gibi balık halleri de gayri-müslimlerin elindeydi. Köyünden hamallık yapmak için İstanbul'a gelen Erzincanlı Balık Halinde hamallık yapmaya başlamış. Sonrasında balık halindeki hamalların tamamına yakını Erzincanlılardan oluşmuş. Zaman içerisinde bu hamallar ve bu hamalların çocukları balık halindeki dükkanların sahipleri ve işletmecileri haline gelmişler. Karadenizli denizde balığı tutar. Erzincanlı da karada satar olmuş.
 Kumkapıdaki Balıkçı Esnaflarından biride Erzincanlı Mustafa bey.  14 çocuklu bir ailenin 10. çocuğu olarak dünyaya gelir,  12 yaşına geldiğinde ekmek parası kazanmak için İstanbul'un yolunu tutar. Bir dönem hamallık yaparak ayakta kalmaya çalışır. Balıkçı arkadaşları onun aklını çeler.  Ancak Mustafa beyin hayatı dönemin Başbakanı Turgut Özal'la tanışınca değişir. Yağmurlu bir gün sandalda ağabeyiyle balık satarken, Özal, bu iki kardeşi fark edip aracını durdurur. Başbakan'ı karşısında görünce şaşıran gençler, Özal'a doğru yönelip elini öper. Erzincanlı gençleri sırılsıklam gören Başbakan Özal, 'Islanmışsınız gençler, benden bir isteğiniz var mı?' diye sorar. Mustafa bey ve kardeşleride  'Sayın Başbakanım hâlimizi görüyorsunuz. Balık satacağımız kapalı bir hal istiyoruz.' talebinde bulunur. Kısa süre sonra da balıkçılar hallerine kavuşur. Balıkçı hali, birçok balıkçı için ekmek kapısı olur. Bunların çoğunluğunu da Erzincanlılar oluşturuyor. Bir Dönem AB Komisyon Başkanlığını yapan Jose Manuel Barroso'nun İstanbul'daki Kumkapı Balıkçılar halini ziyarete gider.  Barroso'nun balıkçıları ziyareti sırasında Mustafa bey ile arasında ilginç bir de diyalog yaşanır. Barroso, 'Hepiniz İstanbullu musunuz?' diye sorduğunda Mustafa bey de, bir Erzincanlının cevap verebileceği şekilde  'Hayır hepimiz Erzincanlıyız.' şeklinde cevap verir.

 Erzincanlıların hikayesinden sonra bizim Karadenizlilerin hikayesine geçelim.

          KARADENİZLİLERİN İŞ HAYATI VE MÜTEAHHİTLİK HİKAYESİ

 Büyüklerimiz gurbete çıktıklarında genellikle inşaat işlerinde çalışmışlar, bir kısmı zaman içerisinde müteahhitlik yapmaya başlamıştır. Zaman içerisinde İnşaatçılığın yanında başkaca  sektörlerde de faaliyet göstermişlerdir. Karadenizlilerin (Özelde Trabzonluların) yoğun bir şekilde inşaatçılık yapmaları, Trabzonlu=Müteahhit algısının oluşmasına sebebiyet vermiştir.  Eskilerimiz güvenilir ve dürüst insanlar oldukları ve ticari faaliyetlerinide ilkeli bir şekilde hareket ettikleri için Trabzon ismi her yerde güven ve dürüstlükle anılır olmuştur. 
Büyükşehirlere göç eden ilk jenerasyonun sahip olduğu şirketler  bir kişinin hakimiyetine dayanan karar mekanizmasının bulunduğu, karar mekanizmasının hızlı bir şekilde çalıştığı, her şeye hakim olmaya çalışan ve her şeyi yapmaya çalışan bir patron profili bulunmaktaydı. Genellikle bu tarz aile şirketleri patronun başına bir şey geldiğinde dağılmaktaydı. Eskilerimize bu durum sorulduğunda verdikleri cevap kısa ve netti  "Kurumsallaşamadık!". Büyüklerimizin yanına "Danışmanlar giremezdi!"
 Hemşehricilik münasebetlerinin üst seviyede olduğu Karadeniz şirketlerinin hemen hepsi tam bir aile şirketiydi. Tek patron, tek karar mercii. Patrondan sonra gelen kişiler de ya oğullar, ya kardeşler, ya da yeğenlerdi. Profesyonelleşme neredeyse hiç yoktu. Kapısından içeri danışman girmeyen şirket sayısı çok fazlaydı.  Patronlarımız her şeyi bildiklerini düşündükleri için danışmanlara verilen paraya çöpe atılmış gözüyle bakarlardı.   Eskilerimiz sadece ekonomide değil, siyasetten spora birçok alanda etkili olan kişilerdi. Sivil toplum kuruluşlarında aktif bir şekilde görev alır, bir sözleriyle karar mekanizmalarını etkilerlerdi.  İnsanların kafasında "çekinilmesi gereken kişi" imajı çizmişlerdi. Bu durumun en somut örneği Ulusoy ailesidir.

Ulusoy ailesinin kaderi, 1920'lerde Trabzon'un Of Çaykara ilçeleri arasında sel nedeniyle ulaşımın kesilmesi değişti. Baba Hacı Mehmet Bahattin Ulusoy'un iki yerleşim yeri arasında salla insan taşıyarak kurduğu bağlantı,  kara, hava ve deniz ulaşımından tekstil, turizm, otomotive kadar uzanan bir devin doğmasına yol açtı. Ancak az öncede ifade ettiğimiz üzere büyüklerin vefatıyla yönetimin çocuklara geçmesi, kurumsallaşamama gibi nedenler bölünmelere sebebiyet verdi. Bir zamanlar ülkemizin sayılı şirketlerinden olan Ulusoy firması bölüne bölüne orta ölçekli bir firma haline geldi.

                                                       MARLON KEMAL
 
 Hukukçu olmamız sebebiyle  yazımızın son kısmını biraz trajik, birazda komik bir olay olan eski bir savcı olan Marlon Kemal vakasıyla bağlayalım. Savcı olmasına rağmen mafyayla ilginç bağları olan, suçlu gördüklerini kendi kurallarına göre cezalandıran, gayri-meşru kazancı olanlardan haraç aldığı iddia edilen bir savcı. Yazımızın son kısmını 16.10.2011 tarihli Pazar Postasında eski savcı Kemal ŞİMŞEK'le alakalı yazıyla devam edelim.

 Eski İstanbul’un en gizemli karakterinden Marlon Kemal nasıl yaşadı, neden öldürüldü?
 Karanlık, izbe bir oda, 40 mumluk ampul, odayı aydınlatmıyor karartıyor sanki. Usanmış, bıkmış iki komiser olayları dinler. Siyah pardösülü, yüzü hafif terli, genç adam sakince söze girer, “Kemal Ağabey’i severdim, sayardım. Fakat son günlerde gereksiz yere adam dövüyor, yok yere olay çıkarıyordu. Son olarak Beyoğlu İmparator Otel’de yatıp, meblağsını ödemeyen bir arkadaşımı döverken gördüm, müdahale etmeye çalıştım. ‘Ağabey, yapma neden dövüyorsun çocuğu, parası olunca verir otele borcunu’ demeye kalmadan, bana da hakaret edip girişti ve tekmeledi. Bu olaydan sonra nefretim ve kinim kabardı.

 Bulduğum yerde vurmaya karar verdim. Olay günü, Emek Kulübü’nde olduğunu işittim. Peşinden mekana gittim. Bezik oynuyorduk, Kemal Ağabey, birkaç masa ötedeydi. Kalktı müdüriyet odasına girdi. Ben de kalktım, kapıyı vurmadan içeri daldım. Elinde not defteri, telefonda tuşları çeviriyordu. Kafasını kaldırdı. Belimde kabzası dışarı çıkmış silahımı fark etti, ‘Ne ulan o? Beline topluyu koyunca kovboy mu kesildin başımıza’ dedi. Önce Kemal Ağabey silahına hamle etti fakat mermiyi süremeden, ben tabancamı ateşledim.”

 Cinayeti bu şekilde itiraf eder Nurullah Çınar. Öldürdüğü kişi önemli biriydi, gazeteler yazıyor, hem yer üstü hem de yer altı çalkanıyordu. Eskişehir savcı yardımcısı Kemal Şimşek 7 Mart 1977’de 01.30’da vurulmuş ve olay yerinde can vermişti. Fakat o savcı Kemal Şimşek olarak değil, Marlon Brando’ya benzerliğinden dolayı Marlon Kemal olarak tanınıyordu. Kimdi Marlon Kemal? Neden kopmuştu bu kıyamet? Kumarhanede bir savcı vurulmuştu ve asıl soru Marlon Kemal’i neden öldürmüşlerdi? Otele parasını vermeyen bir çocuğu dövdüğü için mi? Tabii ki hayır...

 Kabadayı mı, savcı mı?

 Marlon lakabını üniversite yıllarından alır. Marlon Brando’ya benzediği kadar, onun filmlerde canlandırdığı karakterler gibi maço ve sert bir gençtir. Sözünü sakınmaz bir isyankârdır Marlon Kemal. 1938 yılında Trabzon, Of’ta doğar. Lakin, Kemal’in çocukluğu Of’da değil, bitirim yatağı, delikanlılar beşiği Balat’ta geçer. Kemal’in derslerle pek arası yoktur ama yüksek bir zekaya sahiptir. Ders notlarının fevkalade olması, sokaklardaki haşarılığına perde olur. Gençlik yıllarında boks ve haltere merak salar ve uzun süre bu iki sporla da uğraşır. Sonuçta Balat ve çevresinde ‘yüreği ve bileği’ sağlam bir delikanlı olarak nam salar. Üniversiteye zorlanmadan girer. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki yılları da hareketli geçer.
 Zamanın gençlik örgütü Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı’nın aktif üyesidir. Mezun olunca soluğu Dadaş diyarında alır. Erzurum’a savcı olarak tayin edilmiştir. Fakat ruhu Erzurum’un durağan, sakin ortamıyla uyuşmaz. Sonunda onu ölümüne götüren kaderin zincirleri İstanbul-Eyüp savcılığına atanmasıyla harekete geçer. ‘Gündüz savcı, gece kurt’ namıyla anılmasını sağlayan olaylar yavaş yavaş fitillenmeye başlar. Son derece idealist olan Marlon Kemal, gündüzleri prensiplerinden asla vazgeçmeyen, kanunlara bağlı otoriter bir savcıyken, geceleri tam bir kabadayıya dönüşüyor, adam dövmekten çekinmiyor ve kumarhanelerden çıkmaz hale geliyor.
 Öldürüldüğü gece kumarhanenin sahibi Of’lu Osman’ın (Cehavir) makam koltuğuna oturmuş, İnterpol tarafından silah kaçakçılığı suçlamasıyla aranan yakın dostu Of’lu İsmail’i (Hacısüleymanoğlu) aramaktadır. Elinde telefonu tuşlamak için tuttuğu not defterindeyse kimler yoktur ki. Yeraltı dünyasının ünlü isimleri Ahmet Cehavir, Yusuf Özbir ve İbrahim Kılıç gibi kabadayılardan 2 milyon TL’ye yakın kumar borcu alacağı notunu düşmüştür. Kumardan alacağı olanın borcu da olması muhakkak gözükür.
 Diğer alacaklarıysa kumar masasına zorla oturttuğu ve borç verdiği ünlü birçok isimdir. Birçok ismi tanımıştır. Marlon Kemal’in gece aleminde yakın dostları kumar, gasp, kaçakçılık, cinayetten hükümlü veya arananlardan oluşmaktadır. Marlon Kemal, en babasından, en ayakçısına kadar birçok ismi tanımıştır. Devleti temsil eden bir savcının, böylesine karanlık güçlerle ne işi vardır?
 Sadece kumar tutkusu mu onu bu alemin içine çekmiştir? Bu sorunun cevabını yine kendisi bir dava esnasında verir, “Kimi topa meraklıdır, kimi kelebek avcılığına. Bense delikanlı, mert, kabadayı insanların aşığıyım” der. Bu söylemini, ‘Şövalye’ lakaplı, arkadaşının yargılanması sırasında hakimin, “Sen ne biçim savcısın, senin ne işin var böyle kişilerle, nasıl bunlar arkadaşlık edersin?” sorusu üzerine verir.

 Kabzalar kaşınıyor

 Eyüp Savcılığı esnasında Marlon Kemal, giderek yeraltı dünyasının derinlerine girmeye başlar. Fakat işinde o kadar iyidir ki ‘efsane savcı’ olarak gazetelerde boy göstermekte halk tarafından sevilmektedir. Meşhur ‘Hayali Haliç Tecavüzcüsü’ olayını çözmesi namını yürütür. Haliç civarında 10 yaşlarında bir erkek çocuk, tecavüz edildikten sonra, boğulmak üzere Haliç’in koyu  sularına atılmıştır. Polis, şüpheli üç genci yakalar. Sorgularına müteakip gençler suçlarını kabul eder. Savcılığa intikal ettirilen gençlerin durumundan şüphelenen Marlon Kemal, gençlerin masum olduğuna inanarak tüm emniyeti karşısına alır. Olayı tek başına araştırır.
 Haliç’i ters çevirir. Sonuçta, tecavüz edildiği söylenen çocuğun sağ olduğunu, yakalanan gençlerin masum olduğunu ortaya çıkarır. Bu olay pek tabii ki İstanbul basınında genişçe yer bulur. Emniyeti lekeleyen bir olay birçok kişinin de hedef listesine sokar Marlon Kemal’i. Haberler sonrası dedikodulara ve laf kavgalarına gelemeyen Marlon Kemal, bir milletvekili, bir baş komiser, bir bekçi, iki polis memurunu döver. Derken hukuk dünyasının eli maşalı savcısı soluğu Eskişehir’de alır. Artık Eskişehir savcı yardımcısıdır. Lakin bu onu durduracak değildir. Sık sık raporlar alan Marlon Kemal’e İstanbul’un yeraltı şehri kucak açmaya devam etmektedir.

 Kırmızı Mercedesli savcı. Kırmızı Mercedes’ini çok seven Marlon Kemal, şıklığına da aşırı düşkündür. Eskişehir’de olmadığı günlerde İstanbul gecelerinde boy gösterir. Ölümünden bir gün evvel Atom Mehmet’in Unkapanı’nda yeni açtığı gece kulübünde silah çekerek kavga çıkarır, ondan bir hafta önce de sudan bir sebeple Nurullah Çınar ve arkadaşını darp eder.
 O meşhur gece iri yarı, hafif ince bıyıklı, saçları mahkeme koridorlarında ve kumar masalarında hafif dökülmüş, üstünde kalın pardösüsüyle Marlon Kemal, Oflu Osman’ın mekanı Emek Kulübü’nden içeri girer. Masada sevmediği birkaç tip vardır. Bir müddet oyuna devam etse de canı sıkılır. Zaten Eskişehir’de kafası da bozuktur. Masadan kalkar. Müdüriyete yönelir. İçeri dalar. Ceketinin iç cebinden borçlu listesini çıkarır. Önce samimi arkadaşı Of’lu İsmail’i aramak isterken içeri Nurullah Çınar girer.
 10 el silah sesi yankılanır rulet masalarında. İçeridekiler olayın vehametini anlamadan Nurullah Çınar, panik halinde müdüriyetten çıkıp, “Hadi Eyvalah” çeker ve İstanbul’un sokaklarında kaybolur. Marlon Kemal boylu boyunca masanın kenarına düşmüştür. İki saat sonra olay yerine gelen polisin tutanağında üzerinden, “tek taş pırlanta platin yüzük, beş pırlantalı altın bir yüzük, 70 bin TL nakit para, Dunhill marka altın kaplama kalem, 14’lü Browning marka tabanca” çıkar. Geride ise dokuz ve yedi yaşlarında iki çocuk, dul bir eş bırakmıştır.

Tetiği Nurullah çekti, emri kim verdi?

Nurullah Çınar, cinayetin akabinde teslim olur. Olayı anlatır. Yargılanmasının sonucunda 20 yıl cezaya mahkum edilir. Marlon Kemal’in dayısı Seyfettin Şimşek’in peşini bırakmadığı davada Nurullah’ın sadece tetikçi olduğu söylerken, Dündar Kılıç, Oflu Osman, Ahmet Cevahiroğlu, Oflu İsmail gibi isimlerin araştırılmasını ister.

Dava Marlon Kemal’in ölümünden dokuz yıl sonra yeniden açılsa da herhangi bir sonuç alınamaz. Dündar Kılıç’ın MİT’e işkenceyle verdiğini söylediği ifadesinde, “Marlon Kemal, resmi kisvesine güvenip milleti döverdi. Kulüp sahiplerinden borç alır, vermezdi. Zorba bir şahıstı. Birkaç kere nasihatte bulundum. Dinlemedi. ‘Hepsinin kafasını ezeceğim’ derdi” diye anlatıyor. Hızlı ve gizli yaşamıyla Marlon Kemal’in gece mi, gündüz mü olduğu hala bilinmiyor...
(16.10.2011 tarihli Pazar Postası'ndan alınmıştır.)
Bir sonraki sayıda buluşmak dileğiyle...